

Dijitalleşmenin her alanda dönüşüm yarattığı günümüzde, bireylerin ve kurumların etik sorumlulukları yeniden sorgulanıyor. Türk Dil Kurumu'nun 2025 yılı kavramı olarak tanımladığı “dijital vicdan”, dijital ortamda üretilen ve paylaşılan içeriklerin ahlaki ve insani bir süzgeçten geçirilmesi gerekliliğini vurguluyor. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Dr. Batuhan Mumcu, bu konudaki makalesinde dijital çağda bireyden algoritmalara uzanan karmaşık sorumluluk alanını ele alarak dezenformasyon, yapay zeka, mahremiyet ve kul hakkı ekseninde dijital vicdanı kapsamlı bir şekilde değerlendiriyor.
Dr. Mumcu, dijitalleşmenin sadece teknik bir dönüşüm değil, insanın bilgi ve hakikatle kurduğu ilişkiyi temelinden değiştiren bir süreç olduğunu ifade ediyor.
Dr. Batuhan Mumcu'nun “Dijital Vicdan: Dijital Çağda İnsanlığın Yeni İmtihanı” İsimli Makalesi:
Dijitalleşme, insanın hakikatle ve birbirleriyle olan ilişkisini yeniden inşa eden bir olgudur. Dijital vicdan, bireyin dijital ortamda ürettiği, paylaştığı ve tükettiği içerikleri etik ve ahlaki değerler çerçevesinde değerlendirme yetisini temsil eder. Bu kavram, bireysel kullanıcıları ve medya kuruluşları, teknoloji şirketleri, algoritma tasarımcıları, kamu otoriteleri gibi birçok unsuru içine alan kapsamlı bir sorumluluk alanı oluşturur.
Luciano Floridi'nin “Bilgi Etiği” yaklaşımı, dijital alandaki ahlaki sorunların hem insan merkezli hem de sistem merkezli olarak ele alınması gerektiğini vurgular. Bu durum, dijital vicdanı sadece bireysel niyetlerle sınırlı tutmayıp dijital ekosistemin tamamına yayılan bir etik bilinç olarak konumlandırır.
Türk Dil Kurumu'nun “dijital vicdan” kavramını belirlemesi, günümüz toplumlarının karşılaştığı etik sorunlara dikkat çeken önemli bir göstergedir. Dijitalleşme hayatın her yanını değiştirirken, insanın ahlaki pusulasının bu hız karşısında kaybolma tehlikesi bulunmaktadır. Dijital vicdan, bu noktada teknoloji ile birlikte gelen sorumluluğu hatırlatan bir kavram olarak ortaya çıkıyor.
Artık yalnızca izleyen ya da okuyan değil; paylaşan ve yönlendiren bireyleriz. Sosyal medya, her kullanıcıyı potansiyel bir yayıncı haline getirmiştir. Bir tuşla yaygınlaştırılan yanlış bilgiler, çoğu zaman vicdani bir muhasebe yapılmadan çoğaltılmaktadır. Bu bağlamda dijital vicdan, bireyin anonimlik zırhı arkasına saklanmadan, hakaret, linç, dezenformasyon ve manipülasyon gibi olgular karşısında kendini sorumlu hissetme bilincidir. Bu yeni iletişim ortamında sormamız gereken temel soru ise: Her yapılabilen şey, yapılmalı mıdır?
Dijital Etik ve Ahlaki Sorumluluk
Dijital çağda iletişim büyük ölçüde aracılı hale geldi. Sosyal medya platformları, haber siteleri ve dijital ağlar, bireylerin hem bilgi üreticisi hem de bilgiyi yayıcısı olduğu hibrit bir ortam yarattı. Bu durum, klasik iletişim etiği ilkelerinin dijital bağlamda yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Habermas'ın kamusal alan teorisi, rasyonel ve ahlaki temellere dayalı iletişimin demokratik toplumlar için vazgeçilmez olduğunu vurgular. Ancak dijital iletişim ortamları, duygusal tepkileri ve hız faktörünü öne çıkararak bu rasyonel zemini zayıflatmaktadır. Dijital vicdan, bu noktada bireyin iletişim eylemini sadece “ifade özgürlüğü” açısından değil; aynı zamanda “etik sorumluluk” çerçevesinde de ele almayı gerektirir.
Dezenformasyon ve yanlış bilgi yayılması, yalnızca bir teknik sorun olmanın ötesinde, doğrudan vicdani bir meseledir. Wardle ve Derakhshan'ın tanımladığı “bilgi düzensizliği” kavramı, dijital medya ortamında bilginin nasıl çarpıtıldığını göstermektedir.
Bu bağlamda dijital vicdan, medya profesyonelleri kadar sıradan kullanıcıları da kapsayan bir etik bilinç haline dönüşmektedir. Paylaşılan bir içeriğin doğruluğunu sorgulamamak, dijital ortamda pasif bir davranış olarak görünse de; kamusal zarar üretme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla dijital vicdan, “bilgiye erişim hakkı” ile “bilgiyi sorumlu kullanma yükümlülüğü” arasında bir denge kurma ilkesidir.
Algoritmalar, Yapay Zeka ve Vicdani Sorumluluk
Günümüzde dijital vicdan tartışmaları, sadece insan davranışlarıyla sınırlı kalmayıp algoritmik sistemleri de kapsamaktadır. Avrupa Birliği Yapay Zeka Etik Rehberi'nde yer alan “insan merkezli yapay zeka”, “etik” ve “şeffaflık” ilkeleri, teknolojinin vicdani bir çerçeveye ihtiyaç duyduğunu ortaya koymaktadır.
Sosyal medya, haber platformları ve yapay zeka destekli algoritmalar, bireylerin algılarını yönlendirme ve davranışlarını şekillendirme gücüne sahiptir. Bu güç, vicdani bir denetim mekanizması ile desteklenmediğinde dezenformasyonu, dijital linç ve mahremiyet ihlallerini normalleştiren bir yapıya dönüşebilir.
Son yıllarda yapay zeka destekli deepfake teknolojileri, dijital vicdan tartışmalarının merkezine yerleşmiştir. Görsel ve işitsel gerçeklik yüksek doğrulukla taklit edilebildiğinde, hakikat ile kurgu arasındaki sınırlar belirsizleşmektedir. Chesney ve Citron'a göre bu teknolojiler, bireylerin itibarını zedeleme, siyasi manipülasyon ve toplumsal güveni sarsma açısından ciddi tehditler barındırmaktadır.
Deepfake içerikler yalnızca teknolojik bir sorun olarak algılanmamalıdır. Asıl mesele, bu içeriklerin üretimi, yayılması ve tüketilmesi sürecindeki vicdani sorumluluğun nasıl tesis edileceğidir. Dijital vicdan, burada hakikat ilkesini merkeze alan bir etik refleks olarak rol oynamaktadır. Hakikatin bilinçli biçimde tahrif edilmesi, hem hukuki hem de ciddi bir ahlaki ve manevi ihlal anlamına gelir.
Dijital medya çağının en büyük sorunlarından biri de dezenformasyondur. Yanlış ya da çarpıtılmış bilgi, saniyeler içerisinde milyonlara ulaşabilmektedir. Bu yayılım, çoğu zaman kötü niyetten değil; dikkatsizlikten ve sorumsuzluktan kaynaklanmaktadır. Ancak sonuç aynıdır: Toplumsal güven zedelenir, bireyler hedef haline gelir, hakikat bulanıklaşır.
Dijital vicdan, yalan üretenler kadar yalanı sorgulamadan yayanları da kapsayan bir sorumluluk alanı oluşturmaktadır. Akademik çalışmalarda “bilgi düzensizliği” olarak tanımlanan bu süreç, vicdani reflekslerin zayıfladığı zaman daha da derinleşmektedir. Susmak ya da sorgulamadan paylaşmak, dijital çağda masum bir davranış olarak kalmamaktadır.
Her ne kadar vicdanın doğrudan kodlanması mümkün olmasa da, vicdani ilkelerin algoritmik karar süreçlerine rehberlik etmesi mümkündür. Bu durum, dijital vicdanı bireysel bir erdem olmaktan çıkararak kurumsal ve yapısal bir sorumluluk alanına taşımaktadır.
Dijital Alanda Kul Hakkı ve Vicdani Muhasebe
İslam'ın üzerinde durduğu en önemli kavramlardan biri “hak” kavramıdır. İslam, tüm canlıların haklarını belirleyip sınırlarını çizerken, her bir hak sahibine hakkının verilmesini emretmiş ve hak ihlallerini yasaklamıştır. Bu hakların başında kul hakkı yer almaktadır.
Kur'an'da Allah Teala, insanları en güzel şekilde yarattığını belirtmektedir. Bu nedenle İslam, ırk, renk, cinsiyet ve dili ne olursa olsun insanların haklarını gözetir. Rasulullah (s.a.v.) veda hutbesinde “Sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar dokunulmazdır.” ifadesiyle kul haklarının ihlalinin ciddi bir suç olduğunu vurgulamaktadır.
Kul haklarına riayet, İslam’ın anlaşılması ve özümsemesi açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, kul hakkı, “insan onurunun dokunulmazlığı” ilkesi çerçevesinde ele alınmaktadır. Dijital ortamda gerçekleştirilen paylaşımlar, gıybetin etkisini kat bekat artırmakta ve sınırlı bir çevrede kalması gereken bir bilgi, milyonlara ulaşabilmektedir.
Vicdan, insanın fıtratında var olan ve davranışları denetleyen içsel bir mekanizma olarak kabul edilir. İslam ahlakında davranışların değerlendirilmesi, sadece görünür sonuçları değil; niyet ve sorumluluk bilinci ile de yapılır. Kur'an'da geçen “nefs-i levvâme” kavramı, bireyin kendi eylemleri üzerine içsel bir muhasebe yürütmesini ifade eder.
İlahiyatçı müfessirler, bu ayeti bireyin kendi eylemleri karşısında içsel hesap verme bilincine sahip olması şeklinde yorumlamaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda anonimlik duygusuyla yapılan ihlaller, bu içsel denetim mekanizmasının zayıfladığının bir göstergesidir. Dijital vicdan ise, nefs-i levvâmenin çağdaş bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Hadislerde geçen “Kişiye günah olarak, duyduğu her şeyi söylemesi yeter.” ifadesi, dijital medyada bilgi paylaşımının ahlaki sınırlarını belirleyen önemli bir çerçeve sunmaktadır. Deepfake, iftira, mahremiyet ihlali ve dijital linç gibi olgular, dini açıdan kul hakkı ve toplumsal vebal meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital vicdan, gıybet, iftira ve kul hakkı ihlali gibi kavramların dijital alandaki yansımalarını değerlendirmeyi ve bireyi yalnızca “yasal olan” ile değil, “helal olan”, “adil olan” ve “kul hakkına riayet eden” davranışlara yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu yönüyle dijital vicdan, teknolojik çağda manevi sorumluluğun en önemli tezahürlerinden biridir.



